Doğa ile Şifalanmak

 

Yaşama bakış açımız, algılarımız, beklentilerimiz, sahiplenme güdümüz öylesine değişti ki, doğamızı unuttuk ve doğadan uzaklaştık. Oysa doğa içine doğduğumuz, büyüyüp geliştiğimiz mekân. Tüm canlı cansız varlıkları sarıp sarmalayan, koruyup kollayan, besleyip büyüten, şifalandıran büyük bir güç.

Doğa merkezli bir yaşamdan insan merkezli bir yaşama geçiş yapan insan; doğasından uzaklaştıkça mutsuzluğu, kederi ve yalnızlığı arttı. Kendine güveni ve inancı ise giderek azaldı. İnsan eliyle kurulan bir dünya ile doğanın sunduğu dünya arasında büyük bir fark var. İnsan doğayı ancak taklit edebilir, ama insan bu taklidin en iyi olduğu yanılgısına düşmüştür. Oysa doğa bütün güzelliği, büyüsü ile kendi ruhunu yansıtmaktadır. Muazzam bir mimar ve peyzaj ustasıdır. İnsan elinin değmediği yerlere gittiğinizde hemen her mevsimin özelliğine göre açan çiçekleri görürsünüz. Bahar aylarında yolların kenarlarını süsleyen gelincikleri ve papatya tarlaları büyüleyici görselliğiyle kilometrelerce sürüp gider. Morlar, lilalar, eflatunlar, kırmızılar, beyazlar, sarılar çeşitli tonlarda bezemiştir toprağı. Yeşilin tonu sarmalamıştır renkleri. Hangi güç bu görsel şöleni sunabilir. Bunlar insan eliyle yapılabilir mi? Buna ne para ne makine gücü ne de emek yetmez. Bu güç doğa annenin gücüdür. Bu gücün büyüklüğünden ancak ilham alınır. Onunla yarışmaya kalkmak, onu alt etmeye çalışmak ancak ahmaklıktır. Böyle bir kudretin karşısında ona saygı duymamak, hayran olmamak mümkün değil.

Peki doğanın bu yaratıcı ruhu karşısında insan ne yapıyor? Çoğumuz betonlaşmış şehirlere, yapay göletlere, yapay peyzajlara, eşyalara ve teknolojik sanallığa doğru isteyerek talepkâr oluyoruz. Giderek doğamızdan kopuyor ve doğanın ve doğamızın ruhuna yabancılaşıyoruz. Doğanın varlığını, değerini, önemini bilmeden ve onunla var olduğumuz gerçekliğini unutarak doğaya acımasız bir ihanet içindeyiz.

İstatistiklere göre ülkemizde son altmış yılda yetmişe yakın göl kurudu. Üç yüz elli kilometreyi bulan Akşehir Gölü’nün derinliği on iki metreyi buluyordu ama şimdi kurumuş durumda. Konya- Meke Gölü, Türkiye’nin nazar boncuğu olarak biliniyordu, şu an tamamen kurudu ve bununla beraber gölde yaşayan flamingo kuş türü yok oldu. Manisa -Marmara Gölü kurudu. Bu gölde yaşayan ve bir zamanlar sayıları on binleri bulan Pelikan kuştan geriye çok az sayıda kaldı. Tuz Gölü’nün büyük bir bölümü kurudu. Burada yaşayan üç binden fazla flamingo kuş öldü. Dünyada dört büyük gölden biri olan Aral Gölü kurudu. Bütün bunların sebebi insanların doğaya acımasızca davranması. Sanki yeryüzündeki tek canlı türü bizmişiz gibi hiçbir canlıya yaşama hakkı tanımadan talan etmek ne acı.. Ağaçları kesip yerine binalar dikiyoruz ve dikmeye de devam ediyoruz. Doymuyoruz! Dünyanın akciğerleri olan Amazon ormanlarının önemli bir bölümünü yok ettik. Madenler için toprağı, para için suyu, denizleri kirlettik, daha çok üretim daha çok kazanç için gölleri kuruttuk. Onu kendi hırslarımıza harcıyor, haksızca tüketiyor ve şimdi bu tükenmişliğin içinde kaçacak nefes alacak bir yer arıyoruz. Ama ne yazık ki, kaçacak yerimiz de kalmadı. Küresel ısınma, dev buz kütlelerinin erimesi, ekolojik dengelerin bozulması insanoğlunu kaçınılmaz bir yüzleşmeye doğru sürüklüyor. Kaç kişi bu yüzleşmeye hazır? Şimdi Descartes’ın ruhuna seslenerek şu soruyu sormak geçiyor içimden. İnsanın dünyada olma amacı doğaya hükmetmek, onu ele geçirmek miydi? O’nun görüşlerine göre doğa bir makine ve insanın amacı doğayı ele geçirmekti. Kim bilir belki o dönemlerde kendisi de bu kadarını tahmin edememişti.

Şahmaran’ın mitolojik öyküsünü hatırlayalım. Bu öyküde Şahmaran bütün yılanların şahı olarak dünya anneyi, bilgiyi, bilgeliği sembolize eder. Şahmaran tüm canlıların yaşamı için bütün güzellikleri, yemişleri, çeşitliliği gerekli olan her şeyi kusursuzca sunmuş ve bunları insanoğluna teslim etmiştir. Şahmaran, eğer bir gün insanlar bindiği dalı kesme hatasına düşer, saygısız ve bencilce davranır, verilen nimetlerin kıymetini bilmez ve yapılan kötülükleri fark ederse, intikamının çok acı ve sert olacağını söyler. Geldiğimiz sürece bakılırsa bu mitolojik hikâye de unutulmuş gibi.

Gelelim felsefe ve doğa ilişkisine. Felsefe, başka bir söylemle “philosophia” Yunanca “seviyorum, peşinden koşuyorum, arıyorum” anlamına gelen phileo ve “bilgi, bilgelik” anlamına gelen sophia sözcüklerinden türemiştir. Yunanlılara göre felsefe bilgelik arayışı ya da “hikmet arayışı” anlamına gelmektedir. Doğa felsefesi, milattan önce altıncı ve beşinci yüzyıllarda ortaya çıkmış, doğa filozofları ise orta çağın bitimi ve modern çağa geçiş evresinde Kopernik, Galileo ve Kepler ile semeresini vermiştir. Doğa filozofları arasında ismi anılan en önemli bilim filozofları; Telesio, Bruno ve Campanella olmuştur… Görüyoruz ki bilimin ilerleyişinde doğayı hissetmek, izlemek, anlamak ne kadar önemli.

Doğa inancı: ateşin, suyun, toprağın, güneşin kutsal olduğu bilgisi ve bilgeliğin yaşandığı tarihsel doku yeniden hatırlanmayı bekliyor. Biraz dikkatlice baksak bu muazzam kültü göreceğiz. Nerede göreceğiz? Tarihi yapılarda, tapınaklarda, mimaride, mitolojide ve inancımızın temellerinde göreceğiz. 2014 yılında İspanya’da Endülüs bölgesinde bulunan Elhamra Sarayına gitmiştim. Burası Emeviler döneminde 1333 yıllarında Muhammet Nasır tarafından bu günkü haline kavuşturulmuş bir saraydır. Sarayda beni en çok etkileyen şeylerden biri de sarayın ibadet yerenin (namaza durulan yer) adeta doğanın içindeymişçesine hissettirdiği bölüm olmuştu. Sarayda güneş ışığının düşme açısı öylesine hesaplanmış ki içeriye sızan güneş ışığı muazzam bir efekt oluşturuyordu. Dolayısıyla güneşin varlığı, yaşama sunduğu ışığın görkemi mimariye taşınmıştı. Sarayın içinde yerde suyun açık oluklardan akması yine su elementinin yaşamsal gerçekliğine duyulan saygının bir göstergesiydi. Zira su hayattır ve su sesi insanı dinlendiren en şifalı doğa seslerinden biridir. Sarayın hemen önünde bir havuz bulunmaktadır. Bu havuza baktığınızda ilk etapta havuzu fark etmiyor, sarayın bir yansımasını izliyorsunuz. İşte bu mimari tasarımda anlatılmak istenen soyut ve somut ilişkisinden kopmamaktır. Dualite realitesini unutmamaktır. Dualite realitesi şu anlama gelir; ruh ve beden, gerçek ile sanal, bu dünya ile öte alem, doğru ile yanlış, iyi ile kötü gibi bir takım kavramsal veya yaşamsal ilişkileri koparmadığınız bir boyut bilgisidir.

Doğa en yüce eğitmenlerden biridir. Kutsal bir öğreticidir. Doğanın bir aklı, bir matematiği, geometrisi, biyolojisi, kimyası, ve fizik yasaları, sezgisel yönü, duygusu, renkleri, desenleri, müziği ve sayısız türleri vardır. İşte doğa ile kuracağımız ilişki bizde de olan bu özellikleri harekete geçirir, şifalandırır, geliştirir, sakinleştirir ve yeniler.

Doğa bize görünenin arkasındaki görünmeyeni öğretmek için bir aynadır. Ona sadece bize sunduklarıyla bakmak eksik kalır. Onu anlamak için sezgisel yetimizi işletmemiz önemli bir iletişim kanalıdır. Baktıklarımızın ötesinde göreceklerimiz var. Bir çiçeğe bakın, ne görüyorsunuz? Renkleri mi, desenimi, görüntüsü mü sizi etkiliyor? Bir de şöyle düşünün o gördüğünüz güzellik sadece bir tezahürün yansıması. Bir de onun görünmeyen bir hali var. İşte o hali gördüğümüzde büyülenmemek işten değil. Bunu anlamak o kadar zor değil. Sadece dünyasal şartlanmaların ve didaktik bakış açısının dışına çıkmak yeterli. Nasıl mı? Şöyle; lütfen şimdi üşenme git ve aynaya bak. Ne görüyorsun? Kendini. Peki şimdi aynayı kaldır, şimdi şu soruyu sor kendine, biraz önce aynada gördüğün sen kimin neyin bir yansıması veya tezahürüsün? İşte şayet kendi özünü görürsen onun bedeninden daha güzel olduğunu hissedeceksin. Filtrelenmiş fotoğraf misali. O yüzden mistisizmde “hiçbir şey göründüğü gibi değildir.” söylemi vardır.

“Her gün 20 dakikayı doğada oturarak geçirmelisiniz. Eğer çok meşgul değilseniz, öyleyse 1 saat geçirmelisiniz.” ZEN BiLGELİĞİ

Doğaya yaklaşmak, onu yaşamak, ondan kopmamak bize şifadır. Doğanın renkleri bir frekanstır. Baktıkça şifalanırız. Onun aklıyla uyumlandığımızda öğrenmeye başlarız. Onu sezgisel yolla hissettiğimizde farkındalığımız ve kavrayışımız gelişir. Onunla uyumlandığımızda ise enerjimiz artar. Son yıllarda psikolojiye “Eko Psikoloji” başlıklı bir alan daha eklendi. Eko Psikoloji’nin amacı şudur: Giderek betonlaşan kentlerin doğurduğu stres ve azalan doğal alanların insanların hem ruh hem fiziksel sağlığını bozmasına karşı, iyileşmenin ancak doğa ile etkileşimi yeniden kurmakla mümkün olacağını savunur. Doğanın bir parçası olan insanı doğaya yaklaştırırken doğanın iyileştirici gücünden faydalanma bilinciyle tedavi eder.

Şimdi sakin ve derin bir nefes al. Doğa annenin kollarında güvende olduğunu hatırla. Yaşamaktan korkma ve korkutmalarına müsaade etme. Doğa anne en büyük güvencendir unutma! Kendi ritmini, duygularını, aklını, sezgilerini doğa anneye göre uyarla. O Cömerttir! Rahman ve rahimdir. Besler, korur, bakar ve gelişim için ortam sunar. Korursan korunursun, seversen sevilirsin, anlarsan anlaşılırsın, verirsen alırsın, hep alırsan altında kalır ezilirsin. Doğa anneye sevgi ve saygı duyarsan yücelirsin.

Nimet Erenler Gülkökü- 26 Temmuz 2021 Pozitif Dergisi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.