fbpx

Ruh Bedenin Neresinde?

“Biz ona şah damarından daha yakınız.”  (Kaf Suresi/16)  diyerek seslenen Kur’an-ı Kerim ayeti insana nasıl bir bilginin kapısını aralamaktadır?

Ruh var mıdır? Var ise içimizde mi dışımızda mıdır ya da ruh bedenin neresindedir? Yoksa ruhun yeri epifiz midir? Ruh ölür mü? Ruh neden bedene ihtiyaç duyar gibi soruların cevaplarını arayacağız. Bu yazıda ruh kavramına kadim zamanlarda hangi anlamlar yüklendiğini ve buna dair aktarılan bilgilerimizi hatırlayarak ilerlemeyi tercih ettim.

 

Pozitif Dergisi | Özel Sayı

İnsanın Kendi Bedenine Yabancılaşması Kurgulandı mı?

Konuyu ele almak isteyişim ise, giderek ruhundan uzaklaşan bir neslin artık giderek bedeninden de uzaklaşacağı çağın eşiğine gelmiş olmamızdır. Nasıl ki bir dönem tanrılar kendilerine LULU AMELU adında bir ilkel işçi yaratma ihtiyacı duydular; çağımızda da ileri teknolojik bilgiler kullanılarak daha ileri düzeyde bir işçi yaratmak istiyorlar. Gelişen teknolojik bilgi sayesinde elde edilen yapay zekâları insan formuna aplike etmek ve böylece yeni bir insan formu elde etmek.. Bu yeni türe  “Homo Robotik” diyebiliriz.  Yarı robot yarı insan karışımı olan bu yeni insan türüne yüklenen işletim bilgileriyle daha rahat kontrol edilebilir, daha sadık, daha itaatkâr, daha başarılı iş gücünü elde etmek amaçlanmaktadır.

İnsanın kendi bedenine yabancılaşması kurgulandı mı? Bu sorunun cevabı önemli bir noktadır. Ruhun beden için ne kadar önemli bir yaşam kaynağı olduğunu ve evrensel tekâmül yolculuğunda kaçınılmazlığını asla unutmamalıyız..

Bedenler ve ruhlar mutlak evrensel iradeye bağlı olduğunda tekâmülünü ilerletebilir. Şayet insan, varlığını ve bilincini Yaratan’a değil de yaratılan dünyasal olgular ve efendilere teslim ederse tekâmül planının sağlıklı ilerlemesi gecikecektir.

Yaşamı anlamak salt beden deneyimi ile mümkün değildir. Yani dilediğiniz kadar bedeni önemseyin, bu tek başına yetersiz olacaktır. Salt ruhsal deneyim arayışında olmak da yeterli değildir. Veya kültür dediğimiz birikime sosyal yaşamın kendisi olarak bakmak da tekâmül için yeterli değildir. Tekâmül, yeryüzünde bedensel, sosyal ve ruhsal olmak üzere üç ana unsurla evirilmelidir. Bu üç unsur birbiriyle uyumlu olduğunda karma sağlıklı bir şekilde işleyecektir.

Ruh, Dualite Şartının Kaçınılmaz Bir Olgusudur

Ruhu inkâr etmek, fiziksel ölüm gerçekleştiğinde ruhun da öldüğünü düşünmek, gözle görünmüyor diye reddetmek insanın kendi varlığını yok sayması kadar acı bir kayıptır. İnsanın varoluşundan bugüne sorguladığı, anlamaya çalıştığı, tam olarak açıklayamasa da etkisinde olduğu gerçeklik ruhun reddedilemez varlığıdır. Peki, ruh konusunda tarihe imzasını atan düşünürler, felsefeciler, bilim insanları, kadim halklar, veliler, erenler ne söylemişler?

Ünlü Düşünürler Ruhu Nasıl Tanımlıyor?

Nietzsche, ruhu‘kudretin iradesi’ olarak ifade eder.

Hegel, ruhu ‘fikrin (idea) gelişiminin kendisi’ olduğunu söyler.

Kant, ruhu ‘mutlak olanı idrak etmenin imkânsızlığı’ ile niteler.

Descartes, ruhu ‘eşyanın zıddı olan düşünen şey’ olarak tanımlar.

Fichte, ruhu ‘bilgi ve fiil’ olarak ifade eder.

Schelling, ruhu ‘mistik kudret’ olarak tanımlar.

Spinoza, ruhtan ‘ilahî cevherin özellik ve tarzı’ olarak söz eder.

Leibnitz, ruha ‘kendi içine kapalı monad (teklik) alevi’ adını verir.

Lessing, ruhu ‘sonsuz soluk’ olarak ifade eder.

Freud, ruhu ‘ego ile süper ego arasındaki fark’ olarak belirtir.

Jaspers, ruhu ‘varoluş’ olarak tanımlar.

Heidegger, ruhu ‘orada olmak’ olarak ifade eder.

Bloch, ‘geleceğin kökenindeki gerçekleşme’ olarak tanımlar.

İbn-i Sina, ‘ruh bedenden ayrı manevi bir cevherdir, bedeni bir alet olarak kullanır’ fikrindedir.

Yunus Emre,‘her kim görür yüzünü unutur kendi özünü. Ölmekten ne korkarsın? Korkma ebedi varsın. Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil’ der dizelerinde.

Muhyiddin İbn Arabi, ‘Kürsi emir âlemidir, misallerin sureti de arşta zahir olur’ sözleriyle ruha gönderme yapar.


Bazı İnanç Akımlarında Ruhun Açıklanması


Hinduizm’e göre ruh, zamanın başlangıcında yaratılmış ve doğum yoluyla edindiği fiziksel bedende bir tür mahpusluk geçirmektedir.

Vedalara göre ruh, maddeden ayrı bir cevher olup ölümsüzdür.

Bahailik’e göre ruh, bedenin ölümünden sonra varlığını sürdürür ve bunun yanı sıra ölümsüzdür.

Mısırlılara göre ruh, ölümden sonra yaşamaktadır.

Sümerler, “Lil” ismini verdikleri kelimeyle hava, rüzgâr ve ruhun boşlukta yer aldığını işaret ediyorlar. Ayrıca Sümer mitolojisine göre ölüler ülkesine gidip dönebilen tek kişi Enkidu olmuş. Böylece Enkidu bu dünyada yaşayanlar için öte âleme ait bilgiler getirerek insanları aydınlatmıştır.

Katolik inancında ruh, bireysel ve ölümsüzdür. Ruh, Tanrı tarafından yaratılmıştır.

İslam’a göre ruh, ana raminde bedenin oluşmasıyla birlikte var olduğu kabul edilir. Ruhun bedenle birlikteliği geçici dünya yaşamı boyuncadır. Arapçada nur, ruh ile özdeş tutulur. Nur, ışık anlamına gelir ve ilahi kelamı temsil eder..

Kur’an-ı Kerim’de ruhtan pek bahsedilmez. Sadece “İsra Suresi” nde şöyle denir: “Ve sana ruh hakkında soru soruyorlar. De ki; Rabbimin bileceği bir şeydir size pek az ilim verilmiştir. Ruh kavramı, sufizm ve tasavvufta daha ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır.

Tasavvuf ehline  göre ruh; hisseden, canlı, nurani, şekilsiz, renksiz, ağırlığı olmayan, her şeyi kavrayan ve beden ile münasebetli olan bir varlıktır. Ruh, bedenin ne içinde ne de dışındadır, ama bedeni idare eder ve bedenden etkilenir.  Tasavvufçulara göre ruh üç temel fonksiyona sahiptir. Bunlar; duyum, düşünce ve sezgidir.

Sufizm’de  ruh, Kâinatın meydana gelmesindeki araçtır. Ruh varlığın özüdür. Madde âlemine ait olmayan bir ışıktır.

Deneysel spiritüalizme göre ruh, Tek olan Tanrı tarafından eşit olarak yaratılmış tekâmül amacıyla madde kâinatına inen ve reenkarnasyonlar yoluyla tekâmül eden şuurlu ve tesir etme gücüne sahip varlıktır.

Görünmez Ama Tezahürüyle Reddedilemez Bir Var Oluş Gerçekliği Olarak Ruh

Geçmişten bugüne dek gelen bilgiler ruhun olduğunu işaret ediyor. Ruh, tin, öz, cevher, esirî (aether; maddenin insanın beş duyusuyla algılayamadığı, seyreltik)) gluen, gli madde, adına ne derseniz deyin görünmez ama tezahürüyle reddedilemez bir var oluş gerçekliğidir.

Ruhun bir şuur, bedenin bir bilinci vardır. Ruh ve bilinç arasındaki bilgi akışını sağlayan ise zihindir. Zihin, bilinç ve şuur arasında bilgi akışına aracılık eder. Aynı zamanda zihin, yaratılan ile Yaratıcı arasında bir köprü görevindedir. Bütün bu işlemleri yapabilmesi için epifiz önemli bir görev üstlenmektedir.  İnsan beynindeki epifiz bezinin bulunduğu yer, ruhun ikame ettiği yer olarak işaret edilir. Bu anlamda zihin köprü görevini görürken o köprüyü kullanarak geliş gidiş yapan her kişinin kendi ruhsal boyutudur. Dolayısıyla yaratılan ile Yaradan ilişkisi içinde doğduğumuz dünyada kendi yolculuğunu sürdürür. Eski İsrail bilgelik geleneği,“Toprak geldiği yere dönmeden, ruh onu veren Tanrı’ya dönmeden seni yaratanı anımsa.” der. Ruhun Tanrı tarafından verildiğini, ancak bu hatırlamayı dünyasal boyuttayken idrak etmenin önemi vurgulanır.

Ruhun Amacı

İnsan, ruhunu görmezden gelip onun fısıltısını, büyük ruhla bağlantısını ve büyük ruhtan aldığını bedene aktararak köprü olma görevini unutmamalıdır. Bu ilişki var edilenin var edenle olan bir döngüsüdür. Ruh maddesel boyuta yani bedene indiğinde amacı kendi içinde olan bilgiyi tezahür ettirmesidir. Geçmişteki atalarımız büyük ruhla ilişkilerini koparmamışlar. Ancak bu dünyada kendi bilgi ve deneyimlerini yeterince geliştiremedikleri için büyük ruhun şifrelerini de tam olarak çözememişler.

Ruh, bedene hissî olarak uzaklaşırsa beden hastalanır.

En az gıda kadar, hatta gıdadan da fazla bedeni besleyen ruhtur. Tarih bize, ruh-beden arasındaki bu dualitenin bozundurulduğunu işaret eder. Meselâ Mu, Atlantis, Mısır, Maya, Sümer gibi medeniyetler  döneminde bugünkü teknolojiden daha ileri düzeyde bir teknoloji olduğu düşünülüyor. Diyeceksiniz ki kanıt nedir? Kanıt müzelerde koruma altına alınan kalıntı eserlerde, taşlarda, Peru’daki Nasca düzlüklerinde, piramitlerde ve hala ayakta duran yapıtlardadır. Tarihe lineer bakarsak gerçeği göremeyiz. Bazı şeyleri anlamak için tarihe en az üç boyutlu bakmalıyız. Bugün nasıl ki yerkürede yaşayan bütün insanlar eşit düzeyde bir uygarlığa, bilince, bilgiye ve farkındalığa sahip değilse, o dönemlere de bu gerçeklik doğrultusunda bakmalıyız. Meselâ Nasa’da çalışan bilim insanlarının bilgilerinin büyük bir bölümünü kamuoyu bilmiyor. İsviçre’de Cern Bilim Merkezi’ndeki bilgilerin ne olduğu bizlere anlatılmıyor. Özetle, yeryüzünün hemen her döneminde üstün bilince ve şuura sahip varlıklar, köleler, ilkeller, henüz uyanmamışlar oldu ve olacaktır. Bizler şimdilerde önemli bir tarihsel değişim ve dönüşüme tanıklık ediyoruz. Bunu zaman doğrulayacaktır. Ve bir gün, bizden sonra doğacak ruhlar yazdıklarımızı ve yaşadıklarımızı okuyacaklar. Belki bizler göremeyeceğiz, ama bir zaman gelecek ve insanlar gezegenler, galaksiler arası seyahat edebilecekler. Tıpkı bir dönemlerin tanrılarının (Anunnakiler) yaptığı gibi. Fakat burada şu gerçeği önemle hatırlamak gerekir.  Özellikle Alevi Nefesleri’nde, evrenle bağını koparmayan “İnsan-ı Kâmil”in on dört bin âlemi gezdiği söylenmiyor mu?  İşte bu noktada size yazılan kader ile sizin yazdığınız kader arasında bir seçim farkı kaçınılmazdır. Âdem’e yazılan kader ile Yaratıcı’nın nefesinden var oluşu anlamak arasındaki büyük farkı görmek için bir farkındalık gerektirmektedir. Zaten tekâmülün amacı da bu farkındalığa ulaşmak değil midir?

Elbette dediğinizi duyar gibiyim.. Fakat yol bazen uzuyor/uzatılıyor.

Eğer insanın doğasında var olan yetileri üzerine bir eğitim olsa, insanlar zaman boyutunu deneyimleme fırsatı bulabilecekler. Çünkü bu potansiyele bütün insanlar sahiptir. Fakat bu gelişimin gerçekleşmesi bazı tanrılar (!) tarafından istenmedi. O nedenle de insan önce ruhundan uzaklaştırıldı ve sonra bedene mahkûm bırakıldı. Tek tanrılı dinler bu sürecin başlatılmasının önemli bir dönemidir.

Günümüzden yetmiş beş bin yıl önce trinite bilinciyle düşünebilen insanlar, Antik Yunan döneminde (M.Ö. 600’ler) dualite ile düşünmeye, orta çağın başlangıcında (M.S. 476) ruh ve bedenin ayrıştırıldığı süreçler işletildi. Bilgi yalnızca ruhban sınıfın elinde halktan saklandı gizlendi. İşte Apocrypha kavramı da bu nedenden dolayı ortaya çıktı. On beşinci y.y.’ın sonlarında yeni bir süreç daha başlatıldı. Bu çağ, modern çağın başlangıcıydı. Yeni felsefeciler, bilim insanları ve düşünürlerin çoğu ruhban sınıfına mensup din adamlarının, papazların, hahamların çocuklarıydı.  Dilerseniz şimdi de bu dönemin temellerini atan Descartes ve Bacon örnekleri üzerinden ilerleyelim. İnsanın doğadan uzaklaştırılmasına, doğasından nasıl ve ne amaçla koparıldığına bakalım:

Descartes’e göre; “doğa bir makinedir, doğa sıradan bir kütledir, hayvanlar candan yoksun bir makinedir, esas olan doğaya hâkim olmaktır” düşüncesi üzerine yeni bir bilinci kurgulamaktadır. Doğanın fethinin tam anlamıyla gerçekleştirilmesi için bazı mevzuatların düzenlemesi gerekiyordu. Bu dönüştürme hareketi Modern Batı düşüncesinin kurucuları olan Francis Bacon, Rene Descartes ve aydınlanma çağının bazı felsefecilerine nasip olacaktır. İşte bunlardan biri olan Francis Bacon, ilk iş olarak insan aklını doğa hakkındaki ‘batıl’ inançlarından ‘Phusis’ kökenli anlayışlardan temizlemek gerektiğini savunarak insanı doğasından uzaklaştırmayı amaçlar. İnsanın görevinin ‘natura natura’ya egemen olmak ve onu kendi amaçları doğrultusunda dönüştürmek olduğunu belirtir. Natura natura’dan her türlü kutsallığı, amacı, mistik derinliği ve ruhu söküp atma görevi ise Descartes’e düşmüştür. Doğa artık; somunlardan, pistonlardan, çarklardan meydana gelmiş bir makine haline dönüştürülmüştür. Doğa cansız, amaçsız, sıradan, yer kaplayan bir varlık, bir kütledir. Böyle düşünülmesi ve buna göre davranılması amaçlanmıştır.

Phusis; insanın tabiatına, doğal niteliklerine, kişinin doğal yeti ve güçlerine işaret eder. Şeylerin özsel gerçekliklerine, doğalarına, ezeli-ebedi ve yetkin ideaların dünyasını işaret eder. İşte insanın doğasında olan bu güç söküp alınmak istenmiştir. Ruhuna yabancılaşan insan giderek bedene mahkûm olmuştur. Şimdilerde bu süreç bir adım daha ileriye taşınacaktır. Yeni yapılacak ‘Homo Robotik’ insan türü üzerindeki çalışmalar kullanılır hale geldiğinde bedenine de yabancılaşacaktır. İnsan bunun farkında bile olmayacak, kendisini olduğu gibi zannedecek ve birçoğu da bu yapay zekâları gönüllüce isteyeceklerdir. Ancak her şeye rağmen bir kısım insan yetilerinin geliştirileceği özel insanlar olarak seçileceklerdir. Çünkü o yapay zekâları yapan insan doğasının korunması ve hatta geliştirilmesine de ihtiyaç duyulmaktadır. Yenidünya düzeninde yaratılan yapay zekâlı insanların çok iyi programlara sahip olup, kontrolü zor olan normal insanlardan daha kontrol edilebilir olacağı beklenmektedir. Belki de dünya nüfusunda bu kadar insana gerek duyulmayacaktır. Gerçek insan ile yapay zekâyı taşıyan insanlar arasında nasıl bir denge kurulacağı konusunda tahminler olsa da en sağlıklı cevabı zaman verecektir.

Şimdi Ruh, Bedenin Neresindedir Sorusuna Gelince:


Ruh bedenin her yerinde, hücrelerin arasında, atomları birbirine yakın tutan boşlukların içindedir.  Ruhun bedeni terk edeceği vakit geldiğinde, atomların arasından çıkarak ait olduğu yere çekilir. Beden ise ait olduğu toprağa döner. Aslında bu durumda her şey ait olduğu yere dönmüş ve hiçbir şey yok olmamıştır. Maddenin katı bilgisi ruha, ruhun duyum organlarıyla tanımlanamayan etkisi maddeye nüfuz etmiştir. Ruh ölmez. Aslında madde de ölmez. Ölüm, bu boyutta yorumladığımız gibi bir şey değildir. Ölüm, bir kapıdan başka bir kapıya geçmektir. Ruh, kendinde taşıdığı bilgisini bu boyutta açığa çıkarmak ve deneylemek üzere uğradığı bir duraktır sadece.
Yaşam, seçimlerden ibarettir.

EĞER RUHU SEÇERSEK; ruh sezgiler yoluyla kendini anlatır. Bu sesi daha iyi duyabilmek için dünyasal sesleri biraz kısmamız gerekir ki, ruhun sesini duyabilelim.

RUH, SEZGİLER YOLUYLA GERÇEĞİ BİLİR.

  • Ruhu beslersek beden sağlıklı olur.
  • Ruhun gıdası bilgidir ve bilgi de güçtür.
  • Ruh olmazsa beden bir cesettir.
  • Nefis doymaz ve anlayışı kıttır.
  • Ruhun gıdası sevgidir.
  • Ruh ölümsüzdür.
  • Ruh özümüzdür ve varlığımızın nedenidir.
  • Beden bir araçtır, aslolan ruhtur.
  • Ruh rehberimizdir.

İnsan; bedensel, ruhsal ve sosyal bir varlıktır. Eğer yaşamında bu üç ana unsuru ihmal etmeden yaşamayı amaçlayabilirse tekâmülünde daha hızlı ve daha başarılı bir karma işletecektir. Tekâmül yolculuğumuz için doğduğumuz toplum, sosyal yaşam ve ruh, beden ilişkisinde acıların insanı olmak yerine; cesaretin, sezgilerin, ilahi gücün ışığını yaşamayı seçmek elimizde. Hayatı “bilerek yaşamak” bilmeden yaşamaktan çok daha anlamlı olacaktır.

  Nimet Erenler Gülkökü
Sosyolog - Zen Eğitmeni - Yazar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir