Kur’an’ı anlamak için dikkat edilmesi gerekenler!

Kur’an’daki hakikatler neden gizlenmek istendi?

Kur’an’da çok merak edilen Kaf, Lam, Mim, Sin, Ha, Ra gibi ifadeler ne anlama gelir?

Kur’an’da reenkarnasyon var mıdır?

Müteşabih ve muhkem ayetler ne anlama gelir?

 

Kıyamet – Ahiret- Öte Âlem- Reenkarnasyon bu kavramlar birbiriyle çok ilişkilidir.  Kıyamet günü belirlenmiş bir gün değildir. Ayetlerin üzerine yüklenmiş korku, şiddet, gazap gibi içerikleri kaldırdığımızda hakikate ulaşıyoruz.

 

KIYAMET

KIYAMET: Kıyam kökünden gelir. Anlamı; ayağa kalkmak, uyanmak demektir.

Bir son değildir. Bir boyut geçişidir.

Kıyamet öte âleme bir uyanıştır.

Ahiretin anlamı ise öte âlemdir. Öte âlem ruhun, dünyadaki beden kılıfından çıkıp, öteki yani diğer soyut âleme geçişidir.

Ayetlerin üzerine yüklenmiş korku, hiddet, gazap, yıkım, ceza, tehdit gibi cümleleri kaldırdığımızda ayetin gerçek manasına ulaşıyoruz.

Örneğin; “Doğru şu ki, o onlara ansızın gelecek de onları şaşkınlıktan donduracak. Artık ne onu geri çevirmeye güçleri yetecek, ne de yüzlerine bakılacak.” ENBİYA 40 (KORKU TEHDİT)

Hâlbuki ayetin esas mesajında hiçbir şekilde şiddet, tehdit yoktur. Tam tersine “… Hiç kimseye zerre kadar zulmedilmeyecek” der. ENBİYA 47’de

Ezoterik  öğreti yöntemlerinde korku yoktur. Cesaretle korkuyu aşmanın önemi üzerinde durulur. Dolayısı ile korku dolu içerikli ayetler şüpheli ayetlerdir. 

Kıyameti korkuya dönüştürebilmek için bir son yarattılar ve bu sona inandırmak için de reenkarnasyonun üstü örtüldü ve reenkarnasyon yok dediler.

REENKARNASYON İLE İLGİLİ AYETLER

“De ki, Ortak tuttuklarınız içinde, yaratışa başlayan, sonra yarattığını çevirip bir daha yaratan kim vardır? De ki, Allah yaratışı başlatır. Sonra onu çevirip yeniden yaratır. YUNUS/34

“… Siz ölülerdiniz. O sizi diriltti. Sizi yine öldürecek ve sonra diriltecektir. Nihayet O’na döndürüleceksiniz” BAKARA/28

Bir döngüden bahsediyor demek ki.

“Yerinize diğer benzerlerini getireceğiz ve sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden oluşturacağız” VAKIA/61

En önemli sıkıntı “kıyamet sürecinin” bir ömre sığdırılarak anlatılması meselesidir. Bu bir kördüğümdür. Bu düğümü açmalıyız. 

Bu düğümler ancak bilgi ışığında açılır. Bakın Kur’an bilginin önemini Rahman sûresiyle nasıl öneriyor!

RAHMAN/93: Bilginin en önemli güç olduğunu ve bilgi olmadan göklerin yerin anlaşılamayacağını söylüyor. Ayet şöyle: “Ey cin ve insan topluluğu! Göklerin ve yerin bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse, hadi geçin gidin! “BİLGİ VE GÜÇ DIŞINDA bir şey ile geçip gidermezsiniz.”

Apocrypha nedir? Hakikat neden gizlendi?

İnsanları kandırmak çok kolay ama onları uyandırmak çok zor.

Kur’an bir uyarıcı, öğüt verici, hatırlatıcı, adaleti sağlayıcı, eşitlik ilkesiyle barışı öneren bir kitaptır. Bu ayetler Kur’an’da yer almaktadır. Örneğin; Kelam 52 – “O zikir Kur’an âlemler için bir öğütten başka değildir.”, “Onlar eskilerin sözleridir, biz size yeniden hatırlayasınız diye indirdik.” “İçinde hikmetler vardır” şeklinde ayetleri görürüz. Ancak hemen bu ayetlerin üstü negatif söylemlerle, tehditlerle korku temasıyla örtülür. Aslında Kur’an’ın yapısı dişildir. O yüzden ayetlerde Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla diye başlar. Yalnızca bu da değil bunu destekleyen birçok işaret var. Mesela Hacerül Esved Taşı kadının sembolüdür. Kâbe, bir Kadının evidir. Kelime-i Tevhid olan “La ilahe illallah”ın anlamında da bir kadın görüyoruz. Ancak bütün bunlar eril bir güce büründürülür. Zaten tek tanrılı dinlere baktığınızda anaerkil sürecin bitirilerek yerine ataerkil sürecin başladığını görürüz. Eril gücün hâkimiyetini korku üzerinden işletildiğini görürüz.

Dolayısıyla; Kur’an korku, şiddet, hiddet, tehdit, ceza, savaş/cihat söylemleriyle birçok evrensel veya kozmik ayetlerin üstünün örtülmesine sebep olacak bir şekilde tahrif edilmiştir.

Hakikatlerin neden gizlendiğine gelince;

Hakikatin gizlenmesinin en büyük nedeni dünyasal gücü elde tutmaktır. Sosyolojik açıdan her zaman çoğunluğu oluşturan taraf gücü elinde tutar. Kitleleri bir araya toplamak için ortak bir dile, ortak bir inanca, ortak bir dine, ortak bir siyasi partiye, ortak bir amaca, ortak bir futbol takımına gibi ortak bir başlığa ihtiyaç duyulur. Böylece kitleleri yönetmek ve yönlendirmek daha kolay olur.

Bu anlamda insanları yönetmenin en büyük kuvvetlerinden biri de din ve inanç sistemleridir. Bu sistem seküler yapıya kaynaklık eder.  Din ve inanç sistemi seküler yapı için bir araçtır. Zaten makara Bakara şeklindeki videolar bunun bir göstergesidir. Amaç inanç sistemi değildir. Amaç inanç üzerinden elde edilecek dünyasal güçtür. Yani paradır. Bu cemaatler siyaset için potansiyel oy demektir. Cemaat lideri kime derse oylar o partiye verilir. Ve bu oylar garanti oylardır.

Peki din ve inanç üzerinden hakikati gizlemek için nasıl bir yol izlendi? 

Bilgiyi çarpıtarak, hakikati gizleyerek, cahil bırakarak, cehennem- ahiret gibi kavramlar üzerinden korkutarak.

Eğer dini ve inancı doğru yönlendirirseniz aydınlanmaya, maniple ederseniz karanlığa hizmete dönüştürürsünüz.

Karl Marks der ki “Din, toplumun afyonudur.” Bu anlamda din ve inanç, duygulara hitap eder ve duyguları kullanır. Mesela Fethullah Gülen örneğini verelim. Bütün vaazlarında ağlaya ağlaya kitlelerin duygularını kullandı ve bu sayede büyük bir cemaat oluşturdu. Peki, arkasında kim vardı?

Tabii ki Amerika. Bir toplumu korku enerjisinde tutarak istediğiniz şekilde yönetebilirsiniz. Takva diye bir film vardı onu izlemenizi öneririm. Çok net görülecektir.

Bir de şöyle bir gerçeklik var: Ortadoğu’nun kaderine bakın hep bir savaş, hep bir yıkım, acı ve gözyaşı. Ve burada yaşayan insanların çoğu Müslüman bir topluluktur. Bu Müslüman topluluğu bazı güçler bilerek, isteyerek din üzerinden yukarıda saydığım unsurları kullanarak geri bıraktılar. Neden? Çünkü bu coğrafya büyük uygarlıkların beşiğiydi. Geride bıraktıkları tabletler, altın rezervleri ve bir dönem Tanrıların yaşadıkları coğrafyaydı. Petrol ise bunun üzerine kaymak gibiydi. İşte sömürge devletleri bu bölgedeki halkların aydınlanmalarına fırsat vermedi ve iç kargaşayı din üzerinden yönetti. Bu taraf işin siyasi boyutu olduğu için daha fazla girmeyeceğim.

Kur’an’ı doğru anlamak için nelere dikkat etmeliyiz?

-Sen bilemezsin, sen akıl erdiremezsin, sen anlayamazsın gibi engellemelere müsaade etmemeliyiz. Ve mutlaka Kur’an’ı Türkçe olarak okumalıyız, sorgulamalıyız, akıl yürütmeliyiz. Kendi irademizi mutlaka kullanmalıyız. İrademizi tarikat şeyhlerine, cahil hocalara teslim etmemeliyiz. Aklımıza, kalbimize, vicdanımıza danışmalıyız.

-Yaratıcı kavramı ile Tanrı kavramını ayırmak gerek. Tanrı dendiği zaman etten kemikten bir varlıktan bahsetmiş oluruz. Yaratıcı dendiğinde ise büyük ruhtan bahsetmiş oluyoruz. Adı anılamayandan. Tüm sıfatlardan münezzeh olandan bahsediyoruz. Bu ayrımı yapabildiğimizde yorumu daha sağlıklı yapma şansına ulaşırız.

-Müteşabih ve muhkem ayetleri ayırmak

-Birbirini Nesh eden ayetleri ayırmak

– Ayet kelimesine yüklenen anlam, Kur’an’da  Nesh ayetlere, Müteşabih ayetlere ve o dönemdeki sosyal yapıya göre yazılmış ayetlere, çevirilerde yapılan yanlışlara, kasten tahrif edilen ayetlere de aynı kutsallığın yüklenmesi Kur’an’ın doğru anlaşılmasına mani oluyor. Ayet: cümle demektir.

Sûre Kur’an’daki 114 bölümden her biridir.

– Kur’an’ı iyi yorumlamak için insan merkezli yorumdan çıkıp evren merkezli yorum yapmak zorundayız. Referans olarak doğayı almalıyız.  Çünkü doğada gördüğümüz her şey yaratıcının bir yansıması ve mucizesidir. (Bu şu demek; evrenin bir dili, matematiği, fiziği, geometrisi, aklı, işleyişi var)

-Kur’an’ı doğru anlamak için sadece 610 yılını kıstas alarak yorumlamak eksik olur. Çünkü Kur’an’ın içindeki kadim bilgiler bu tarihten önce de vardı. Kur’an’da ayetlerde geçer; onlar eskilerin sözleridir. Kur’an’ın bir diğer adı da Kelam-ı Kadim’dir.  Yani kadim sözler demektir. Ayetlerde “Siz yeniden hatırlayasınız” diye yeniden indirdik. “Öğüt alasınız diye indirdik” şeklinde birçok açıklama vardır. Bu gerçeklik çok önemlidir. Mesela bugün hala camilerin minarelerindeki ay, Sümerlerdeki Ay Tanrısı Sin’i sembolize eder. Sadece Sin değil diğer tanrı ve tanrıçaların da izini görmekteyiz.

Kur’an’da anlam arayışı farklı açılarından ele alınmıştır

1-Göksel bilgiler

2- Evrensel yasalar ve farkındalık

3-Tefekkür yoluyla anlama

3- Ebcet usulü şifre çözüm

4-Sembol ve benzetmeler

5-Metafizik yaklaşım

6- Toplumsal

Bütün bu bakış açılarında siz hangi yönden bakarsanız, onu görürsünüz. Dünyasal da bakabilirsiniz ruhsal da.

ÜSTÜ ÖRTÜLMÜŞ AYETLERDEN BAZI ÖRNEKLER

En önemli zikirlerden beri, bereket ve bolluğu ifade eden Kelime-i Tevhid olan “Lailahe illallah”ın anlamı “Allah’tan başka ilah yoktur”, şeklinde söylenir, fakat bu yanlış bir tercümedir. Şöyle ki;

“La”– Arapçada olumsuzluk belirten ön ektir. Yani ne kadar ilahe yani kadın Tanrı varsa onu geçersiz kılıyor.

“İlahe”–  kadın Tanrı’dır.

“İllallah” — yeter, kâfi, bıktık artık usanç, bezginlik anlatır.

Mesela Allah merhametlidir, kullara asla zulmedici değildir diye geçer ayetlerde. Fakat  bu ayetin üzeri öyle kapatılmış ki, Allah, yakıp yıkan, gazabıyla tehdit eden, hiddetli, katı, cezalandırıcı bir konuma taşıyan ayetlerle örtülmüştür. Oysa Kur’an sürülerinin neredeyse tamamında “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla diye başlar. Yani koruyan ve kollayan bir yaratıcıdan bahsediyoruz. Bu yaratıcı çok zalim birine dönüştürülüyor. İşte korku enerjisi buralarda devreye sokuluyor.

Mesela Kur’an’da çok önemli bir ayet var diyor ki “Kuşkusuz göklerde ve yerde iman sahipleri için sayısız ayetler var.” Casiye /2-3

“O ilk ve sondur; görünen ve görünmeyendir. Hem O her şeyi bilendir.” Vakıa /3

“Biz bir şeyi dilediğimizde onun hakkında söyleyeceğimiz “ol” demekten ibarettir, o hemen oluverir.

“Hiçbir benlik yoktur ki zerinde bir koruyucu bir gözetleyici bulunmasın.” Tarık/4

“Kılıklarınızı değiştirmek ve sizi bilemeyeceğiniz bir yaratılışta var etmek üzereyiz.” Vakıa 61

O Yaman aldatıcı sizi Allah ile aldattı.

“O yaman aldatıcı sizi Allah ile aldattı.” Hadit /14 (Bu ayet Lokman sûresi /33 ve Fatır sûresi/5 ‘de geçiyor)

Bu sûre Allah’ın ismini kullanarak aldatanları işaret ediyor. Dini veya inancı Allah’ın adını kullanarak istismar edenleri, inancı kötü emellerine alet edenleri, İnsan haklarını hiçe sayanları, kör nefislerini meşrulaştırmak için dini kullanan herkesi kastediyor.

KOZMİK AYETLER

Casiye/ 2-3 “Kuşkusuz göklerde ve yerde iman sahipleri için sayısız ayetler vardır.”

Hadid/25 “ … Ve demiri de indirdik.”  Demir dünyaya ait değildir. Demir Nova patlamaları sonucunda dünyaya düşer. Bu ayette demirin dünya dışı geldiği bilgisi  işaret edilmiştir.

Yemin olsun “aya, güneşe” şeklindeki ayetler göksel olanın yaratıcı vasfına göndermedir.

Tarık/4 “Hiçbir benlik yoktur ki üzerinde koruyucu bir gözetleyici olmasın.”

KUR’AN’DAKİ AYETLERİN İLKİ OLAN KAF, LAM, MİM, TA, HA GİBİ SÖZCÜKLER NE ANLAMA  GELİYORDU?

Bu bölümü yazarken araştırmalarımda iki kaynaktan faydalandım. Biri Atatürk’ün başlattığı Güneş Dil Teorisi raporları ve ikincisi Naakal Dilini bilen bir Zen Ustası oldu.

Hepimizin bildiği gibi Atatürk Türklerin kökeni, dilleri ve dillerinin kaynağı üzerine 1932 yılında Güneş Dil Teorisi, adlı bir araştırma  başlatıyor ve araştırmanın başında görevli olan kişi Tahsin Mayatepek’tir. Araştırma raporlarında önemli derecede bilgilere ulaşılıyor. Fakat Atatürk’ün ölümünden sonra bu çalışma sona erdiriliyor. Hatta bir süre sonra bu raporlar ortadan kayboluyor. Ta ki, 30 Haziran 2005 yılına kadar.2005 yılının Haziran ayında dönemin TDK Başkanı Şükrü Haluk Akalın’ın yolculuk yaptığı bir gün tesadüfen Simurg Kitabevi’nin düzenlemiş olduğu bir müzayedede Güneş Dil Teorisi raporlarının açık artırma ile satışa sunulduğunu öğreniyor. Hemen cep telefonuyla müzayedeye katılarak ve kendi cebinden para vererek bu raporları satın alıyor ve daha sonra TDK’na bağışlıyor.

(Kur’an-ı Kerim’in Apocrypha’sı syf.202-Mayatepek Raporları (belge fotokopisi))

Şimdi gelelim bu raporların içeriğine;

Bu raporların bir bölümünde Ta, Ha, Ra, Sin, Mim, Kaf gibi harflerin ne anlama geldiği açıklanıyordu. Vaktiyle Mu kıtası battıktan sonra ayakta kalan Pasifik Denizi’ndeki adaların yerli halkı arasında “Ta,Ha” kelimesinin zikri geçmektedir. Ve bu kelime Mu diline ait en eski sözlerden biri olduğu tespitiyle rapor edilir. Kur’an müessirleri tarafından bu ana kadar manası izah edilmemiş olan bu sözün Mu dilinde “Ta” Yıldızlar, “Ha” ise su demektir yani su ihtiva eden yıldızlar anlamında olduğu bilgisine ulaşılır. Mayatepek bu bilgi karşısında çok heyecanlanır ve Mu diline çok yakın olan Maya lügatına müracaat eder ve tahmininde yanılmadığını hayretle görür. Ve raporunda, Kur’an’da yer alan diğer harfleri de bulur. Onları da şu şekilde rapor eder;

Sin: Saha, mıntıka, havali. Yani yıldızların bulundukları saha, gök, sema.

Mim: İlk yazılan Kur’an’lardaki Mim harfi tıpkı Mu yazısındaki Mu yani Mim harfinin aynı olan şeklinde yazılmıştır. Kur’an’da geçen “Ha Mim” sözünün manası, suya batmış Mu Kıtası demektir.

, Sin yas, teessür, elem, Sin- saha, havalı yani elem ve minnet sahası demektir.

Bu dilin Kur’an’a nasıl geçtiğini ise raporda şöyle izah ediliyor: İşte bu Mu sözlerinin Kur’an’da birer sûre başlarında esrarengiz bir surette mevcudiyetleri Muhammed’in de tıpkı Musa ve İsa gibi Mu dilini ve dinini tahsil ve vücuda getirdiği dini İslam’ın vahdaniyet ve ruhun ebediyeti ve saire hakkındaki esaslarını Mu’dan Hindistan manastırlarına Naakkaller vasıtası ile intikal eden ilim ve din esaslarından iktibas etmiş olduğuna delalet etmektedir. Bu husus Muhammed’in hayatını yazan İslam tarihçileri Müşarün İleyhin sabavetini (kendine işaret edilen çocukluk dönemini) müteakip birkaç  sene Mekke’den tegayyüp (gözden kaybolma) ettiğini söylemeleri de Muhammed’in bu gaygubet (kaybolma, yokluk) senelerini Mısır’da ve müteakiben Himalaya manastırlarında Mu’nun dini ve ilmi eserlerini tetkik ve tetebbu (etraflıca inceleme) ile geçermiş olduğunu kuvvetle ihtimal verdirmektedir.

Raporda; sadece Muhammedin, İsa, Musa değil onlardan başkaca önemli şahsiyetlerinde Himalaya gidip bu eğitimleri aldığı yazılıyor şöyle ki;

Esasen Platon, Pisagor, Thales gibi en meşhur Grek filozoflarının Mısır’da, Mu’nun yüksek felsefe ve ilimlerini tahsil ettikleri ve İsa’dan beş yüz sene evveline gelinceye dek Greklerin tahsil için tercihen Hindistan’a gittikleri hakkında Churchward’in verdiği izahat dahi, Muhammed’in diğer din vazıları (imza koyanlar,  kurucular, hazırlayanlar) ve Yunan filozofları gibi eski zamanlarda bugünkü Oxford, Cambridge ve Paris  üniversitelerinin rolünü oynayan Mısır ve Himalaya mabet ve manastırına giderek tahsil etmiş olduğuna şüphe bırakmamaktadır.

Naakal dilini bilen ve benim de kendisini tanıdığım Zen ustasının belirttiği şekilde (Naakal anlamıyla) ayetlere baktığımda, bu harflerin sûrenin içeriğine uygun bir başlık, bir giriş veya bir açılış olduğunu gördüm.

İşte birkaç örnek:

KAF: Eksikliği, çelişkiyi gösteren süre şöyle başlıyor.

“KAF! Şanı yüce, ilahi cömertlikle dolu Kur’an’a yemin olsun ki” KAF SÛRESİ.

1.AYET

ELİF, LAM, MİM: Yüksekliği/Yüceliği eksilen MU gücü.

TÂ, HÂ: En eski olan kadim gerçek (Taha sûresi)

Tâ, Hâ birinci ayet ikinci ayet “ Biz bu Kur’an’ı sana zahmet çekesin/bedbaht olasın zorluk çekesin diye indirmedik; Saygıyla ürperene bir hatırlatma, düşündürme, öğüt verme olsun diye indirdik.”

TA, SİN, MİM: En eski yaşam MU’dadır.

ŞUARA SÛRESİ’NİN ilk ayeti olan TA, SİN, MİM ile başlayan 227 ayetten oluşan oldukça uzun olan bu sûrenin içeriğinde tarihsel bir süreçten bahsediliyor.

Yine aynı TA, SİN, MİM başlangıcını KASAS SÛRESİ’nde de görüyoruz. İçeriğini okuduğumuzda yine tarihsel bir anlatım ile karşılaşıyoruz.

Konulara dair daha geniş bilgi için Kur’an-ı Kerim’in Apocrypha’sı (CBN Yayınları) ve İnsanlığın Apocrypha’sı (CBN Yayınları) kitaplarımı inceleyebilirsiniz.

Nimet Erenler Gülkökü

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.